Kategori arşivi: GEZİ

BOZDOĞAN KEMERİ

Modern zamanlarda sık sık çözümlenmesi gereken bir sorun olarak kendisini gösteren konulara eski zamanlarda ne gibi çözümler üretildiği her zaman ilgi çekici bir inceleme başlığı olmuştur. İstanbul için de temiz ve yeterli su kaynağına sahip olabilmek konusu güncelliğini yitirmeyen konuların başında gelir. 2000’li yıllarda dahi kalıcı bir çözüme oturtulamayan bu ihtiyaca tarihin her döneminde ilgi odağı bir şehir olan İstanbul’da nasıl cevap verilmeye çalışılmıştır ? Bu sorunun cevabını araştırmaya başladığımızda karşımıza mimarlık ve mühendislik harikası kompleks bir su tedarik ve dağıtım sistemi çıkıyor. Bu büyük dağıtım ağının içerisinde de Bozdoğan Kemeri en bilinen ve en etkileyici bölüm olarak ortaya çıkıyor.

Şehir kurulduğu ve başkent olduğu Bizans dönemlerinden bu yana kendi su kaynaklarına sahip olmadığından, suyun şehre dışarıdan getirilmesi ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Şehre en yakın su kaynakları olarak da Yıldız Dağları ve Belgrad Ormanları ön plana çıkmaktaydı. Anılan belli başlı su kaynakları ile çeşitli derelerden toplanan su toplamda 250 kilometrelik bir su kanalları sistemiyle şehre getirilmekte ve çeşitli noktalarda biriktirildikten sonra şehre dağıtımı sağlanmaktaydı. Günümüzde Saraçhane’deki İstanbul Üniversitesi ile Fatih Cami arasında uzanacak şekilde inşa edilmiş olan Bozdoğan Kemeri de bu su dağıtım sisteminin bir parçası olarak tasarlanmıştır. Yedi tepeli şehrin üçüncü ve dördüncü tepelerini birbirine bağlayan kemer o dönem Beyazıt’ta kullanılan bir sarnıca su taşıma işlevini görmüştür.

Kemerin alttan görünümü

Kemerin ilk olarak İmparator Hadrianus döneminde inşa edildiği düşünülmekle birlikte İmparator Valens döneminde yeniden inşa edilerek günümüzdeki şeklini almıştır. Yapı bu sebeple Valens Kemeri olarak da adlandırılır. Kemerin inşasında Khalkedon (şimdiki Kadıköy) şehrinin surlarındaki taşlar kullanılmıştır. Normalde 1 kilometrelik uzunluğa sahip olan kemerin günümüzde 625 metrelik bir kısmı ayakta kalmıştır. Bizans saraylarına kesintisiz olarak su sağlanmasına hizmet etmiş olan kemer Osmanlı İmparatorluğu devrinde de 19. yüzyıl sonlarına dek kullanılmaya devam etmiştir.

Kemerin caddeden görünümü

Bizans dönemi içerisinde Geç Roma mimarisinin günümüze ulaşabilen en güzel örneklerinden olan Bozdoğan Kemeri, bugün halen etkileyici duruşuyla şehir siluetinin başlıca unsurlarından birini oluşturmaktadır. İki büyük kemer sırasıyla desteklenmiş olan yapı 1500 yılı aşkın bir süre sonra Atatürk Bulvarı boyunca en ihtişamlı görüntülerini gezginlere sunmaya devam etmektedir.

KALENDERHANE CAMİ

İstanbul mimarisi ve diğer detaylarıyla dünyanın en önde gelen camilerine ev sahipliği yapmaktadır. Bu camilerin önemli bir bölümü Osmanlı İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş, özellikle Mimar Sinan ekolünün ürünü olan eserlerin seviyesine bir daha erişmek mümkün olamamıştır. Türk-İslam mimarisinin bu yansımaları yanında bir de fetihten sonra siyasi veya toplumsal sebeplerle camiye çevrilmiş olan Bizans ürünü kiliseler mevcuttur. Bunlar çok uzun süredir cami olarak hizmet etmekle birlikte mimari özellikleri itibarıyla klasik Türk cami üslubundan farklı oldukları hemen fark edilebilmektedir. Bunlar içerisinde en etkileyici yapılardan birisi de Kalenderhane Cami’dir.

Fatih ilçesinin Vezneciler semtinde, Bozdoğan Kemeri’ne oldukça yakın bir konumda bulunan yapının 9. ve 12. yüzyıllar arasında inşa edildiği düşünülmektedir. Yapının orijinal adıyla alakalı olarak farklı düşünceler olmakla birlikte günümüzde yaygın olarak kabul gören isim Theotokos Kiriotissa’dır. İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet tarafından Kalenderi tarikatına mensup dervişlere tahsis edilmesi sebebiyle eser şu anki adına kavuşmuştur. Beşir Ağa tarafından minare ve hünkar mahfili eklenerek cami son halini almıştır.

Yapı, Bizans kiliselerinde sık olarak kullanılmış olan haç şeklinde bir ana plana sahiptir. Kilise formundaki yapılarda olduğu gibi buraya da narteks adı verilen bir bölümden giriş yapılır. Bu bölümde yapının ilk haline ait fresk parçaları ve mermer kaplamaları halen görmek mümkündür. Bunun yanında bebek İsa panosu gibi birçok resim de buradan Arkeoloji Müzesi’ne aktarılmıştır. Yapının dış duvarları taş ve tuğla karışımıyken, iç duvarlar da kabartmalarla süslenmiştir. Mihrap, minber ve minare detayları haricinde yapı ziyaretçilerinde bir kilise hissiyatı uyandırmaktadır.

Günümüze kadar birçok kez onarım gören yapı son olarak yurtdışı ortaklı bir restorasyon projesi yaşamıştır. Vezneciler metro durağına oldukça yakın bir konumda olmasına karşın bilinirliğinin az olması sebebiyle genellikle gezginlerin dikkatinden kaçan yapının tarihi ve mimari açılardan ziyaret edilmesini şiddetle öneririz. Bir yandan şehrin Bizans’tan Osmanlı’ya tesliminin simge yerlerinden olan biri olan bir yapıya şahitlik ederken bir yandan da Bizans kilise mimarisinin detaylarını gözlemleme şansına sahip olacaksınız.

MASLAK KASIRLARI

Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin ana yönetim merkezleri padişahın ve maiyetinin de hayatını sürdürdüğü saraylar olmuştur. Günümüzde de bilinirliği yüksek olan ve daha çok ziyaretçi çeken imparatorluk sarayları olagelmiştir. Bunların yanında hem padişah ve haremine ev sahipliği yapmış hem de çeşitli devlet işlerinin görüldüğü devlet idare merkezleri de kullanılmıştır. Bulundukları konumun doğal güzellikleriyle öne çıkan kasırlar genel olarak günümüze korunarak gelmeyi başarmıştır. Bunlar arasından Maslak Kasırları uzun süre II. Abdülhamid’in yaşam yeri olması sebebiyle farklı bir yer taşımaktadır.

Tek bir ana yapıya sahip olmayıp birçok küçük yapıdan oluşan Maslak Kasırları’ndaki binaların çoğunun 1860’lı yıllarda Sultan Abdülaziz döneminde yapılmaya başlandığı düşünülmektedir. 1868 yılında o dönem şehzade olan II. Abdülhamid’e tahsis edilmiştir. Bu dönemde çevredeki arazilerin de satın alınarak kasır alanına eklenmesiyle büyük bir çiftlik haline getirilmiştir. II. Abdülhamid şehzadeliği döneminde Maslak Kasırları’ndaki vaktinin çoğunu at yetiştiriciliği, zirai faaliyetler ve marangozluk çalışmaları yaparak geçirmiştir. Burada mütevazi bir hayat süren şehzadeye tahta çıkma önerisi de Maslak Kasrı içerisinde yapılmıştır.

Maslak Kasırları harem dairesi olarak kullanılan Kasr-ı Hümayun, kabul mekanı işlevi gören Mabeyn-i Hümayun, kasrın serası olan Limonluk, atlı talimlerin izlendiği Seyir (Çadır) Kökü ve Ağalar Dairesi ana yapılarından oluşmaktadır. Bunların yanında çeşitli işlevler gören daha ufak çaplı bölümler de mevcuttur. Kasır toplamda 170 bin metrekareye yaklaşan bir alanı kapsamaktadır. Yapı, şehzadelik döneminden sonra da padişaha av ve dinlenme köşkü olarak hizmet vermeye devam etmiştir. Yapılar içerisinden Kasr-ı Hümayun onarılarak müze olarak kullanıma açılmıştır.

1984 yılından bu yana Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı‘na bağlı olarak ziyaretçilerini ağırlayan Maslak Kasırları 19. yüzyıl sonu Osmanlı ahşap mimarisinin nadir örneklerindendir. Kasır diğer kasırlara nazaran daha mütevazı görünümdedir. Bu durum II. Abdülhamid’in sadeliğe olan düşkünlüğüne bağlanmaktadır. Kasrın en ilgi çekici bölümlerinden olan Limonluk, birçok tropik bitkiyle birlikte şehrin en eski kamelyalarına ev sahipliği yapmaktadır. Doğal ve tarihi güzellikleri aynı anda yaşamak, bir dönemin kritik olay ve kişilerinin izini sürmek için Maslak Kasırları’nı mutlaka ziyaret edin. Kasrın içindeki Seyir Köşkü, ziyaretçilere kafeterya olarak hizmet veriyor. Yapıya müzekart aracılığıyla giriş mümkün.