Kategori arşivi: GEZİ

KAZASKER İVAZ EFENDİ CAMİ

İstanbul surlarının Haliç’e doğru inen hattı boyunca ilerlediğinizde kısa bir yürüyüş yolu mesafesinde yüzlerce yıllık bir tarihe tanıklık edersiniz. Bin yıllık Bizans medeniyetinin anıt eserlerinden Kariye’yi de, Mimar Sinan dehasının üst seviye eserlerinden Mihrimah Sultan Cami’sini de bu bölgede görmek mümkündür. Bizans’ın günümüze gelemeyen son dönem imparatorluk sarayının burada bulunması ve fetih sırasında en büyük çarpışmaların bu alanda gerçekleşmesi bölgenin tarihi değerini artırmaktadır. Çevredeki sayısız dini yapı arasında mimari özellikleri bakımından Kazasker İvaz Efendi Cami diğerlerinden ayrışmaktadır.

Bulunduğu konumdan dolayı halk arasında Eğrikapı Cami olarak da anılan yapı, adını da almış olduğu Alanyalı Kazasker İvaz Efendi tarafından 16. yüzyılın sonlarına doğru inşa ettirilmiştir. Cami, Edirnekapı’dan Haliç’e doğru uzanan surların devamı görünümündedir. Ayrıca ünlü Anemas Zindanları’na da bitişik konumdadır. Caminin eskiden büyük bir külliye içerisinde olduğuna dair izler bulunmaktadır. Günümüzde cami haricinde bu iddiayı doğrulayan tek iz caminin hemen dışındaki avluda bulunan meydan çeşmesidir. Yazılı bir kanıtı olmamakla birlikte sıklıkla Mimar Sinan’a atfedilen caminin, altıgen sistemli ibadet yapısı üslubuyla en azından aynı ekolü temsil eden bir mimarın elinden çıktığı söylenebilir.

Yazının girişinde caminin mimari açıdan çağdaşı eserlerden farkılaşan yönleri olduğunu belirttik. İlk olarak caminin klasik tek bir ana kapı yerine iki kapılı girişi bulunmaktadır. İkinci belirgin farklılık olarak da caminin bir şadırvana sahip olmaması gösterilebilir. Bu farklılıkların yanında, camiyi mimari olarak öne çıkaran en önemli özelliği ise çini süslemeli mihrabıdır. 16. yüzyıl İznik çiniciliğinin en güzel örneklerini mihrapta gözlemlemek mümkündür. Yapı, beş yarım kubbeyle desteklenen tek kubbeye sahiptir. Kubbenin iç tarafındaki süslemeli yazı ve avize caminin dikkat çeken diğer detaylarıdır.

Mimar Sinan’a ait olsun veya olmasın, Kazasker İvaz Efendi Cami gerek mimari üslubu gerekse de zevkli süslemeleriyle Türk dini yapı mimarlığının üst düzey eserlerinden biridir. Edirnekapı-Ayvansaray boyunca yapacağınız tarih ve kültür dolu bir gezinin planına Kazasker İvaz Efendi Cami’yi de muhakkak ekleyin.

SURP HIREŞDAGABET ERMENİ KİLİSESİ

İstanbul’un kozmopolit yapısını en net gözlemleyebileceğimiz bölge olarak Balat – Fener hattını seçsek zannederiz ki buna çok itiraz eden olmazdı. Bizans ve Osmanlı dönemleri boyunca, şehirde varlık göstermiş belli başlı tüm topluluklara ev sahipliği yapmış olan bölge, bugün de geçmişten gelen ve halen ayakta kalan eserleriyle bu zengin mirası gözler önüne seriyor. Öyle bir bölgeden söz ediyoruz ki, kısa bir yürüyüş mesafesinde Yahudi, Rum, Ermeni, Bulgar ve Türk kültürüne dair eserlere rastlamak mümkün olabiliyor.

Surp Hıreşdagabet kilisesi de bu çeşitliliğin maddi yansımalarından biri konumunda. Öyle ki 17. yüzyılda bölgedeki Ermeni nüfusun yirmi bine yaklaşması sonucu, o zamana kadar Rum Ortodoks kilisesi olarak hizmet veren bina IV. Murat tarafından Ermenilere tahsis edilmiş. Bu tarihten sonra yapılan düzenlemelerle de Ermeni Gregoryen kilisesi olarak faaliyet göstermeye başlamış.

Surp Hıreşdagabet Kilisesi, baş meleklerden olan Mikail ve Cebrail’e adanmıştır. Mucizelere konu olduğuna inanılan kilise, halen yılın belli dönemlerinde hastalık ve dertlerine şifa bulma amacı taşıyan kişiler tarafından ziyaret edilmektedir. Yapının Rum kilisesi olarak geçirdiği dönemin bir mirası olarak, alt bölümünde kutsal su çıktığına inanılan bir ayazma yer almaktadır.

Yapı bir gregoryen kilisesi olması açısından ortodoks kiliseleri kadar gösterişli değildir. Kilise girişindeki freskolar, ana yapının yanındaki küçük şapel ve ayazmanın olduğu bölümde yer alan mermer kabartmalar kilisesin öne çıkan görsel detaylarıdır. Ayazmanın yer aldığı alt katta 2006’da yapılan restorasyon çalışmaları sırasında azizlere ait reliklere rastlanmış ve daha sonra bunlar da ziyarete açılmıştır. Balat’tan Fener’e doğru yapılacak bir gezinin başlangıç noktası olarak düşünülebilecek Surp Hıreşdagabet Kilisesi’ni mutlaka ziyaret edin ve bölgenin kozmopolit atmosferine bir kez daha tanık olun.

ÇİNİLİ KÖŞK MÜZESİ

Müzeler genel olarak tarihi dönemler, olaylar ve kişileri odağına alan bir anlayışla kurulmakta olup; ziyaretçiler de buna paralel olarak tarih tanıklığı amacıyla müze gezileri gerçekleştirmektedir. Bunun yanında daha az sayıda olmakla birlikte, kültür hayatının önemli bir ögesi olan el sanatlarını odağına alan müzeler de mevcuttur. İstanbul, beklendiği üzere gezginlere bu açıdan da olanaklar sunmaktadır. En ünlü geleneksel Türk sanatlarından olan çinicilik bugün en seçkin örnekleriyle Çinili Köşk Müzesi’nde ziyaretçileriyle buluşmaktadır.

Çinili Köşk Müzesi, birkaç bölümden oluşan Arkeoloji Müzeleri kompleksi içerisinde yer almaktadır. Köşk, 1472 yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından Topkapı Sarayı surlarının içerisinde kalacak şekilde inşa edilmiştir. İlk yapıldığı dönemde Osmanlı sultanlarının Gülhane Parkı’nda gerçekleşen çeşitli spor etkinliklerini takip etmesi amacıyla kullanılmıştır. Osman Hamdi Bey’in Müzeler Müdürü olarak görev aldığı dönemde 1871-1891 yılları arasında tek Türk devlet müzesi (müze-i hümayun) olarak hizmet verdi. Bu dönemde, Aya İrini’de bulunan koleksiyonların bir kısmı buraya taşındı. 1953 yılında İstanbul’un fethinin 500. yılı anısına Fatih Sultan Mehmet’e ait eserlerin sergilendiği Fatih Müzesi olarak kullanılan köşk son olarak 1981 yılında Arkeoloji Müzeleri’ne bağlandı. Günümüzde ise Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait 2000 civarında çini ve seramik eserinin sergilendiği bir müze olarak faaliyetine devam etmektedir.

Köşkün yandan görünüşü

Çinili Köşk, mimari açıdan yoğun Selçuklu etkilerinin göründüğü nadir Osmanlı eserlerindendir. 14 mermer sütundan oluşan giriş bölümü etkileyici bir görüntü sunmaktadır. Giriş büyük bir orta salona açılmakta, salon da altı yan odaya bağlanmaktadır. Yapı iki katlı yazlık bir köşk olarak tasarlanmış Osmanlı sivil mimarisinin en güzel örneklerinden biridir. Sahip olduğu koleksiyonlardan bağımsız olarak köşkün kendisi bile bir çini müzesi olarak kabul edilebilir.

Müzede sergilenen koleksiyondaki eserler 12. yüzyıl sonundan 20. yüzyıl başına kadar geniş bir dönemi kapsamaktadır. Bu koleksiyon Selçuklu dönemi, İznik serisi, Kütahya serisi gibi bölümlendirmeler yapılarak sergilenmektedir.14. yüzyıl 17. yüzyıl arası İznik çiniciliği örnekleri ile Karamanoğulları Beyliği’nin merkezi Karaman’daki İbrahim Bey İmarethanesi’nden getirilen mihrap müzenin en öne çıkan eserleridir. Geleneksel sanatlarımızdan çiniciliğin izini sürmek ve olağandışı güzelliği olan bu yapıyı görmek için mutlaka yolunuzu Çinili Köşk’e düşürün.