Kategori arşivi: SİNEMA

ANLAT İSTANBUL (2005)

İstanbul denilince hep renkli tarihi, göz alıcı yapıları ve benzersiz güzelliğini hatırımıza getiriyoruz. Şehrin tanıklık ettiği önemli olayları, yetiştirdiği büyük insanların sözünü ediyoruz. Aslında bunların toplamı da İstanbul’un bütününü ifade etmekte eksik kalıyor. Şehrin bir de daha az bahsi geçen, yaşamda olduğu gibi anlatılarda da atlanan bir çehresi var. İşin bu tarafını anlatabilmek için de elbette sanat yardıma yetişiyor.

“Anlat İstanbul”, 2005 yılında vizyona giren ve yönetmenliğini 5 farklı kişinin paylaştığı bir film. Bu yönüyle de bir ilk olma özelliği taşıdığını söyleyebiliriz. Film, en çok bilinen 5 masala İstanbul’un kaybedenlerinin hayatlarından bakarak yeni bir yorum getirmeye çalışmış. Her bir uyarlamanın yönetmenliğini ise farklı bir isim üstlenmiş. Bu farklılığa karşın filmin bütününde anlatımsal bir süreklilik yakalandığını söyleyebiliriz. Filmin senaryosu, aynı zamanda ilk masal olan “Farelin Köyün Kavalcısı”nın da yönetmenliğini üstlenen Ümit Ünal‘a ait.

“Anlat İstanbul”un fragmanı

Filmin esinlenme kaynakları olarak “Fareli Köyün Kavalcısı”, “Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler”, “Külkedisi”, “Uyuyan Güzel” ve “Kırmızı Başlıklı Kız” masallarının seçildiğini görüyoruz. Fakat başta da söylediğimiz gibi bu masallar pek de bizim bildiğimiz şekillerde ilerlemiyor. Bizim kahramanlarımız yakışıklı bir prens veya güzel bir prensesten ziyade ihanete uğrayan bir klarnetçi, yedi erkek kardeşi tarafından sokaklara itilmiş bir kadın cüce, aşkını bularak hayatını düzelteceğine inanan bir transeksüel veya iş bulma umuduyla İstanbul’a göçmüş bir Kürt genci olarak karşımıza çıkıyor. Bu yönüyle de film politik bir yapım olarak nitelendirilemese de alt kimliklere dair sağlam vurgular yapmayı başarıyor. Filmin bir diğer öne çıkan yönü ise oldukça kalabalık bir oyuncu kadrosunun ortaya koyduğu başarılı oyunculuklar oluyor. Özellikle Altan Erkekli, Nejat İşler, Şevket Çoruh, Nurgül Yeşilçay gibi oyuncuların performansı üst düzeyde seyrediyor.

Filmin bir diğer avantajı da doğal bir dekor olarak İstanbul’dan faydalanmış olması. Farklı öyküler içerisinde Haydarpaşa Garı’na, Beyoğlu’nun arka sokaklarına, Mahmut Muhtar Paşa Köşkü’ne ve Atatürk Havaalanı’na uğruyoruz. En çok da eski Galata Köprüsü üzerinden verilen görüntülerde İstanbul manzaraları beğeni uyandırıyor. Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film dahil birçok ödül kazanan “Anlat İstanbul” filmini izleyerek İstanbul’da kaybolmuş veya İstanbul’un kaybettiği insanların hikayesine tanıklık edeceksiniz. Bu şehri tam anlamıyla tanımak ve anlamak istiyorsanız bu insanlara da kulak vermelisiniz.

Filmin tam versiyonu

CROSSING THE BRIDGE – THE SOUND OF ISTANBUL (2005)

İstanbul her fırsatta vurgulandığı üzere, çok kültürlülüğün dünyadaki nadide örneklerinden birisi konumunda. Bu durumu yalnızca farklı etnik ve dini kimliklerin bir araya gelmişliği olarak düşünmek eksik olacaktır. Aynı etnik-dini özelliklere sahip olsa da sosyoekonomik açıdan farklı özellikler gösteren profillerin yarattığı kültürel üretim de farklı oluyor. İstanbul gibi devasa bir nüfus içerisinde de tüm bu grup ve toplumsal katmanlar kendilerine yer bulabiliyor. Günümüzde kültürün en önemli taşıyıcılarından olan müzik de bu farklılığın en net şekilde dışa vurulduğu alanların başında geliyor. Fatih Akın da, “Bir şehri tanımanın en iyi yolu, o şehrin müziklerini tanımaktır.” düsturuyla İstanbul’un gizemini müziği üzerinden çözümlemeye girişmiş.

“Crossing the Bridge – The Sound of Istanbul” adıyla 2005 yılında tamamlanan film Türkiye’de de “İstanbul Hatırası: Köprüyü Geçmek” adıyla vizyona girdi. Esasen filmi, İstanbul’u odağına alan bir müzik belgeseli olarak tanımlamak doğru olacaktır. Film, kendisi de bir müzisyen olan Alexander Hacke‘nin İstanbul’a yaptığı bir müzik yolculuğu üzerine kurgulanmış. Hacke, şehrin birçok farklı lokasyonunda çok sayıda müzisyenle buluşuyor. Onlarla müzik üzerine yaptığı söyleşiler ve canlı performansları aracılığıyla İstanbul müziğinin bileşimini yakalamaya çalışıyor.

Alexander Hacke

İstanbul, filmin hem ana lokasyonu hem de başrolü özelliğinde. Şehir silüetinden manzaralarla başlayan film şehrin Beyoğlu gibi birçok önde gelen semtine uğruyor. Filmdeki aranışın da etkisiyle özellikle Boğaz ve iki yakayı bağlayan köprü sembolleri üzerinde oldukça duruluyor. Şehrin tamamını bağladığı gibi İstanbul’daki değişik müzik türlerinin, müzik kültürlerinin de adeta bu köprü aracılığıyla buluşarak kaynaştığı mesajı izleyiciye aktarılıyor.

Filmde sıkça yer alan Boğaziçi manzaraları

Film boyunca Müzeyyen Senar, Orhan Gencebay, Sezen Aksu ve Erkin Koray gibi İstanbul’da ve ülkenin tümünde yaygın olarak dinlenen sanatçılarla birlikte, şehrin müzik hayatında yakın dönemde etkisini göstermeye başlayan rock, rap, etnik müzik gibi farklı türlerin tanıdık figürlerine uğruyoruz. Tüm müzisyenler kendi müzikal yolculukları yanında müziğe ve daha özel de İstanbul şehrinin müziğine dair görüşlerini de paylaşıyorlar. Ayrıca her müzisyenin performanslarını da izleme şansı buluyoruz.

Film yüzlerce saatlik kayıtlar içerisinden seçilmiş bir buçuk saatlik bir bölümü yansıtıyor ve Hacke’nin de filmin sonunda belirttiği gibi İstanbul’un diğer her şeyi gibi müziğini de tamamen anlamak ve yansıtmak mümkün olamıyor. Kadim şehir sonsuz derinliğiyle üzerinde yaşayan her bir bireye kendi dokusunun ancak bir yönünü gösteriyor. Siz yine de bu zenginliğe dair bir fikir edinmek için Fatih Akın’ın bu belgeselini mutlaka izleyin.

Filmdeki Müzeyyen Senar bölümü

AH GÜZEL İSTANBUL (1966)

“Gerçekte kaldı mı bilmem ama benim gönlümde hala bir güzel İstanbul yaşar.”

Böyle diyerek hazırlar, seyyar fotoğraf makinesini ve İstanbul Hatırası dekor örtüsünü Haşmet İbriktaroğlu. Tüm çarpıcı replikler içinde belki de en çok budur filmi özetleyen. Eski İstanbul ve temsil ettiği tüm değerler değişip bozulmaktadır fakat hala sevmeye değer bir şeyler vardır o İstanbul’da.

1966 yılında Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğinde çekilen “Ah Güzel İstanbul” filmi, gerek dönemin İstanbul’uyla kurduğu ilişki gerekse de bunca yıl sonra hala üzerinde durulmaya değer mesajlarıyla Türk sinemasının zirve noktalarından biridir. Tabii ki filmi bu derece ön plana çıkaran faktörlerden birisi de Sadri Alışık’ın unutulmaz oyunculuğudur. Sadri Alışık büyük oyuncudur fakat bu filmde başka bir seviyede oynamış ve Türk sinemasına Haşmet İbriktaroğlu karakterini hediye etmiştir.

Film, soylu bir aileden gelen fakat sonrasında tüm servetini kaybetmiş, gerçek bir İstanbul beyefendisi Haşmet ile artist olup kısa yoldan zengin olma hayaliyle İstanbul’a gelen Ayşe’nin (Ayla Algan) karşılaşmaları ve sonrasında gelişen olayları konu edinir. Klişe gibi gelebilecek konu örgüsü yanlış batılılaşma ve kültürel yozlaşmaya yönelik kökten bir eleştiri temasıyla buluşacak ve klişelikten sıyrılacaktır. Tabii bir de bir diğer başrol sayılabilecek İstanbul vardır filmde. Beylerbeyi İskelesi, şehir hatları vapurları ve Sultanahmet Meydanı’nda geçen sahnelerde 1966 yılının İstanbul’una ve henüz bugünkü haline dönüşmemiş Boğaziçi’ne şahitlik ederiz.

Haşmet İbriktaroğlu ve Boğaziçi

Dönemin birçok kalburüstü filminde yer almış Gani Turanlı (görüntü yönetmeni) ve Metin Bükey (müzik) filmle ilgili anılması gereken diğer isimlerdir. Bu derece eşsiz bir ekip beklendiği üzere eşsiz bir işe imza atmıştır. Kulübe-i ahzan, Gündüz Çorbacı Gece Meyhaneci Rıfkı gibi izleyenlerin belleğine silinmemek üzere yerleşen detayları, her biri akılda tutulmayı hak eden replikleri ve bozulmamış İstanbul güzelliğiyle sinemamızın yüz akı olan bu filmi mutlaka izlemenizi öneririz. Filmi izlerken İstanbul’un o güzelliğini artık bulamayacağımızı düşünüp karamsarlığa düşmeyelim. Çünkü Haşmet İbriktaroğlu’nun da dediği gibi:

“Dünyada her zaman inanılacak sağlam şeyler bulunur.”

Ah Güzel İstanbul restorasyonlu tam versiyon